Kur'an Araştırmaları: Sünnet I
Kur’an Araştırmaları serisinin her üç bölümünü göz önünde bulundurduğumuzda şu neticelere ulaşmış bulunuyoruz:
-
Kur’an-ı Kerim, Allah tarafından detaylı kılınıp açıklanmış (Hud,1), muhatabı olan tüm insanlığın (Sad,87-En'am,19) öğüt alması için apaçık ve anlaşılır kılınmış, kolaylaştırılmış (Zuhruf,2-Duhan,2), tafsilatlı ve eksiksiz kılınmış (Yusuf,111-Fussilet,3-Nahl,89), çelişkisiz ve yüce Allah tarafından korunmuş (Kehf,1-Hicr,9), kendisinin en güzel tefsiri (Furkan,33) ve inananların sadece kendisinden sorumlu tutulduğu eşsiz bir kitaptır (İsra,88). (bkz. Kur'an Araştırmaları: Kur'an)
-
Hadis kitapları son Nebi Muhammed Aleyhisselam’a ait olma ihtimali olan sözleri ihtiva etmektedir. Zira kompoze edilmiş hadis metinleri bizzat sevgili Nebi’nin sözleri olmamakla birlikte sahabenin, tabiinin, etbau’t tabiinin kendi melekeleriyle aktardıkları sözleri ihtiva etmektedirler. Reddedilemeyecek kadar ayan beyan bir gerçek ki beşerin insiyatifi ile vücuda getirilmiş bu hadisler yanlıştan ve vehimden uzak değildirler. (bkz. Kur'an Araştırmaları: Hadis I; Kur'an Araştırmaları: Hadis II; Kur'an Araştırmaları: Hadis III; Kur'an Araştırmaları: Hadis IV) İçerisine yanlış ve vehim karışmış hadisler bu gerekçelerle ilahi koruma altında değildirler ve yine tekerrür etmekte fayda var ki hadisler zan ihtiva etmektedirler. Zan ise hakikat namına hiçbir şey ifade etmemektedir:

‘’Zandan başka bir şeye uymuyorlar. Şüphesiz ki zan, gerçeklik bakımından hiçbir şey ifade etmez.’’ (Necm,28)
O halde hakikat namına hiçbir şey ifade etmeyenden alem-i İslam'ın sorumlu tutulacağı iddia edilemez:
Ayetlerin rehberliğinde öyle anlışılıyor ki hadisler dinin bağlayıcı kaynakları değildirler ancak bağlayıcı olmamaları hadislerden tamamen uzaklaşılmasını da gerektirmemektedir. Bu vecih üzere zorunlu olmamakla birlikte Kur’an’dan onay alan hadislere uyulmasında herhangi bir beis yoktur.
-
Son nebi Hz. Muhammed Kur’an ayetlerinin ışığında bize şu şekilde tanıtılmıştır:
‘’ O, olağanüstü niteliklere sahip değildir ve bizim gibi bir beşerdir.(1) Bizim gibi yemek yer, bizim gibi çarşı pazarda dolaşır.(2) İnsanların kalbini okuyamaz(3) ve gaybı da bilemez.(4) Ahirette hiçbir kimseye torpil, yani şefaat yapamaz. Bizi azap meleklerinin elinden de kurtaramaz.(5) Hatta ahirette bize de kendisine de ne yapılacağını bilemez.(6) Ölülere işittiremez, kabirdekilerle sohbet edemez.(7) Eceli gelince ölümünü erteleyemez.(8) Değil bize geleni, kendisine gelen zararı bile savamaz. Allah’tan başka sığınacağı kimsesi yoktur.(9) Yalnız Allah’tan yardım ister.(10) Konuşmaları kapalı ve gizemli değildir. Herkesin anlayabileceği şekilde apaçıktır.(11) Hz. Peygamber’in türlü türlü mucizeleri yoktur.(12) Onun öyle bir kitabı vardır ki o kitap onu alemlere rahmet olarak nitelemiştir.(13) Kur’an Hz. Peygamber’in yegane ve en büyük mucizesidir.(14) O, Kur’an-ı bize alenen tebliğ edendir.(15) Bizi Kur’an ile uyaran,(16) Kur’an ile hüküm veren, aramızdaki anlaşmazlıkları Kur’an ile çözen ve insalığı Kur’an ile karanlıklardan aydınlığa çıkarandır.(17) Hz. Peygamber yalnızca Kur’an’a uymuştur.(18) Çünkü o, Kur’an’dan başka bir kitap bilmemektedir ve tüm dini bilgi kaynağı Kur’an’dır.(19)’’(20)
Kur’an’da nebi-resul ayrımına gidilmiştir. Nebi, resul gibi saygı duyulması gereken bir zattır (Ahzab,56) ancak şu kadar var ki resulden farklı olarak hataya düşebilmektedir (Tahrim,1-Enfal,67-Tevbe,113). Resul, Allah’tan aldığı mesajı olduğu gibi aktaran, mesajın insanlığa hatasız ulaşması için Allah tarafından korunan zattır. (Maide,67) Kur’an ayetleri bütüncül bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda itaatin sürekli koruma altında olan resule istendiği gerçeğine müşahede edilmektedir. (Nur,56-Nisa,64) Ne var ki resule itaat geleneksel görüşün aksine resulün şahsına değil getirdiği mesajadır: ‘’(...)Yani Resulullah’a (Allah’ın RESULÜNE) uymak, Hıristiyanların Hz. İsa hakkında iddia ettikleri gibi, tanrılığa ortak olmak demek değildir. Allah sevgisini üç ayrı ortağa paylaştırmak değil, yalnız ‘’Ben özümü Allah’a teslim ettim.’’ diye bütün sevgiyi sırf Allah’ta toplayıp, O’na teslim olduğunu sunmakta ve itaati yalnızca O’na yapmaktır. (...) Bir elçiyi tanımak, onun kendisini değil, onu görevlendirip gönderen makamı tanımaktır.’’(21)
Müslümanların itaat etmeleri istenen Resul’ün görevinin neliği tetkik edildiğinde şu ayetler konumuza ışık tutmaktadır:
.jpg)
‘’(Size tebliğ edileni) yalanlarsanız, elbette sizden önceki milletler de (gerçekleri) yalanlamıştı. Resule düşen (görev) yalnızca apaçık tebliğdir.’’ (Ankebut,18)

‘’Seninle tartışırlarsa de ki: "Ben kendimi bana uyanlarla birlikte Allah'a teslim ettim." Kitap ehline ve ümmilere de ki: "Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?" Teslim olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse sana düşen, sadece (mesajı) ulaştırmaktır. Allah kulları görendir.’’ (Al-i İmran,20)
Resul’ün görevi ‘’illa’’ istisna edatıyla kısıtlanmış ve sadece ayetlerin tebliğ edilmesi olarak beyan edilmiştir. Geleneksel görüş ise her iki ayetle benzer pek çok ayeti göz ardı ederek ‘’Kendilerine indirileni insanlara beyan etmen için... zikri (Kur'an'ı) indirdik.’’ (Nahl,44) ve ‘’ O, ümmilere (Mekkelilere) kendilerine (Allah'ın) ayetlerini tilavet etmekte (okuyup aktarmakta), onları (kötülüklerden) arındırmakta ve onlara Kitap ve hikmeti öğretmekte olan bir Resul göndermiştir.’’(Cuma,2) ayetlerinde geçen ‘’beyan etmek ve hikmeti öğretmek’’ eylemlerini tebliğ vazifesinden farklı bir görev olarak dikte ettirmeye fazla mesai harcamışlardır. Halbuki delil olarak gösterilen bu ayette beyan kelimesi hakikati gizlemeyerek ilan etmek anlamında kullanılmıştır. Resul hakikatin kendisi olan ayetleri tebliğ ederken daha önce bu ayetleri bilmeyen muhataplar kendilerine gizli kalan ayetlerden haberdar oluyorlardı.
Beyan kelimesine açıklamak manasını vermek Kur’an bütünlüğünde son derece tutarsız kalmaktadır. Allah tarafından açıklanmış ve apaçık kılınmış, kendisinin en güzel tefsiri/açıklaması olan bir kitabın açıklanması nasıl düşünülebilir? Nitekim bu ayette geçen kelimenin muhataba gizli kalanın tebliğ ile ayan beyan ortaya konması olduğu hakikatini Prof. Dr. Mehmet Okuyan kitabında şu şekilde açıklamaktadır: ‘’(...) Benzer ayetlerde geçen beyyenu, beyyenna, yübeyyinü ve yübeyyine(nne), tübeyyine, tübeyyinü(nne), übeyyine ve nübeyyinün(e) fiilleri ile tibyan kelimesi hakikati gizlemeyerek net bir şekilde ortaya koymak (...) manasında kullanılmaktadır.’’(22)
Kitabı ve hikmeti öğretmek konusu ''Kur’an Araştırmaları: Hadis II'' başlığında incelendiği için aynı açıklamayı aktarmakla yetiniyoruz:

‘’Nitekim size kendi içinizden, ayetlerimizi [tilavet] eden (okuyup aktaran), sizi (kötülüklerden) arındıran, size Kitabı ve hikmeti bildiren, bilmediklerinizi size öğreten bir elçi gönderdik.’’ (Bakara,151)
Mezkur görüşe göre ayette resul, Kur'an’ı tebliğ etmekle birlikte hikmet denilen ikinci bir kaynak (hadisler olduğu zikredilir) ile müminlere dini tebliğ edecektir. Halbuki bu ayette atf-ı tefsir gramer kaidesi kullanılmıştır.

‘’Allah/ın üzerinizdeki nimetini, size inzal ettiği Kitap ve hikmeti yâd edin ki onunla size öğüt veriyor…’’ (Bakara,231)
Kitabın ve hikmetin bağımsız iki kaynak olamayacağını göstermek için sadece bu ayete işaret etmenin bile yeterli olduğu kanaatindeyiz. Zira ayette Kitabı ve hikmeti yad edin denmiş ancak cümlenin devamında onunla size öğüt veriyor diyerek Kitabın ve hikmetin farklı kaynaklar olmadığı vurgulanmıştır. Şayet Kitap ve hikmet iki ayrı kaynak olsalardı ayetin devamında onunla size öğüt veriyor demek yerine onlarla size öğüt veriyor denmesi gerekirdi.
Hikmetle dolu olan Kur’an’ın muhatabı insanlık aynı zamanda hikmeti de öğrenmiş olmaktadır. Velhasıl iddiların aksine görevi sadece tebliğ olan resule tebliğ vazifesine ek olarak hiç bir zaman Kur’an dışı bir kaynakla insanlığa öğretmenlik yapma görevi bahşedilmiş değildir!
Hakikatin saydığımız tüm vecihleri Resul’ün mütevatir sünnetini Kur’an’da aramamızı zaruri kılmaktadır.
(bkz. Kur'an Araştırmaları: Sünnet II)
------------------------------
(1) Kehf,110
(2) Furkan,7
(3) Tevbe, 101 ; Münafikun,4
(4) En’am,50 ; Araf, 188
(5) Cin, 21-23
(6) Ahkaf,9
(7) Rum, 52 ; Fatır, 22
(8) Zümer, 30
(9) Cin,21-22
(10) Fatiha,3
(11) Ankebut, 50-51
(12) İsra, 59 ; Ankebut, 50
(13) Enbiya,107
(14) İsra, 59 ; Ankebut, 50-51
(15) Maide, 92 ve 99 ; Nur,54 ; Ra’d, 40 ; Nahl, 35 ve 82 ; Zümer, 54 ; Ankebut, 18 ; Şura, 48
(16) En’am,19 ve 51; Sebe’, 28
(17) Nisa, 105 ; Nahl, 64 ; İbrahim, 2
(18) En’am, 50 ; Araf, 203
(19) Şura, 52 ; En’am, 105
(20) Akbulut, Prof. Dr. Ahmet, Müslüman Kültürde Kur’an’a Yabancılaşma süreci, Ankara 2020, s.173-174.
(21) Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, II. Cilt, Sad. Doç. Dr. İsmail Karaçam, Yrd. Doç. Dr. Emin Işık, Dr. Nusrettin Bolelli, Abdullah Yücel,1992, s.343.
(22) Okuyan, Prof. Dr. Mehmet, Çok Anlamlılık Bağlamında Kur'an Sözlüğü, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2019, s.137-138.
